Uludağ Çobankaya Kış Kampı (16, 17, 18 Şubat 2018)

#1
Herkese merhaba,

Geçtiğimiz Cuma, Cumartesi ve Pazar (16, 17, 18 Şubat 2018) günü Uludağ Çobankaya'da kızımla bir kış kampı yaptık. Deneyimlerimizi sıcağı sıcağına sizinle de paylaşmak istedim.

Hafta içi sırt çantalarımızı hazırladık. Kışlık uyku tulumları (Kızımın Husky Anapurna (-12 konfor), benim Makalu Emotion (-8 konfor); Anapurna'yı tavsiye ederim), bir Naturehike alüminyum mat ile bir adet alüminyum akordeon mat, Husky Baron 3 kişilik Extreme çadır (salt duralüminyum çubuklu olduğundan Extreme etiketi konmuş; toplam ağırlık 4 kg civarında, oldukça ağır), 3x3m Robens Tarp (Tente, 1 kg), çadır için zemin matı (4x3m) + tarp altında oturmak için 2,5x2m ilave zemin matı (zemin matları Decathlon'dan alınmıştı - çok işe yaradılar - tarp/tente bulamıyorsanız, bu amaca yönelik olarak da kullanılabilirler, tarpa göre çok ucuz ama biraz ağır), her biri 10m olmak üzere 10 adet paraşüt ipi (çadırın kısa olan kendi gerdirme ipleri yerine bunları kullandık. Zira zeminde 1 metre yüksekliğinde kar vardı ve kazıklar tutmuyordu. Yakınlardaki ağaçlara bağlamak için bu parakordlar çok işe yaradı), 900 gramlık orta boy saplı bir balta/nacak (çanta içine sığabilecek uzunlukta), bir adet büyükçe full tang kamp bıçağı + 1 büyük Victorinox çakı, 22cm ağızlı katlanır bir budama testeresi (silky saw tipi, 50TL, cankurtaranım benim), yedek birer takım giysi, 2 paket makarna, az miktarda biber, domates, 2 paket Hellim peyniri, 2 kangal sucuk, tereyağ, 50ml ayçiçek yağı, 25ml saf zeytinyağı, 150gr zeytin, krem peynir, yumurta, 4 paket çorba, kahve, çay, kağıt tabak, evden arakladığımız kaşık, çatal, 2 adet Quechua çift cidarlı kamp bardağı, Nurgaz küçük ateş üstü ayaklı ızgara, 1.1 litrelik Ferrino çaydanlık, Nurgaz küçük ocak + 2 tüp (250 gramlık), ufak bir tencere ve tava, hamak, ıvır zıvır ile doldurduk çantaları. Benim çanta yaklaşık 22,50 kg civarında, kızımın çantası da 12,50 kg civarındaydı (kendi ağırlıklarımızın yaklaşık 1/4'ü gibi). Suyu Kurbağa Kaya istasyonunun yanındaki Migros'tan almayı planlamıştık.

Yolculuktan bir gece önce 12 adetlik yumurtalığımızı tıka basa doldurmuştuk. Ama kızım çantaya yerleştirirken evde 50cm yükseklikten yere düşürdü ve 12 adet kırık yumurtamız oldu. O yumurtalıklara güvenmeyin derim. 12 adet kırık yumurta ve yumurta ile bulanmış yumurtalığı evde bırakmaya karar verdik. Yumurtasız yapamazdık, onu da Migros'tan almanın mantıklı olacağını düşündük. Mantıklıymış.

Saat 06:30'da Harem'den kalkan otobüsle başlayan yolculuk sonrası Bursa Terminale 2,5 saatte gittik. Oradan da taksiyle Teferrüç'e ulaştık. Çantalar sırtımıza bağlanmış bir şekilde saat 10:00 gibi Teleferik istasyonuna girdik. Çanta araması için yürüyen bant vardı, o yükü indirmek ve ardından tekrar kuşanmak zor geldiğinden görevlilere "Banttan çantayla birlikte geçebilir miyiz?" dedim. Gülerek şöyle bir baktılar, "Dağcılık sertifikanız var mı?" diye sordular, "Yok" dedim. Halimize acımış olsa gerek, "Tamam geçin, arkadaş dedektörle baksın" dedi. Geçtik, dedektörlendik, çok teşekkür ettik ve gişelere yollandık. Gidiş dönüş almak istedim ama gişe görevlisi bayan çantaları görünce "Herhalde bugün dönmeyeceksiniz," dedi. "Hayır, Pazar akşamı döneceğiz," deyince, "O zaman dönüş biletini oradaki istasyondan alırsınız" dedi. İyi dedik. Aldık biletleri, bindik bir kabine. Kalabalık yoktu. Çıkarken bir ara bulut içinden geçtik, yükseldikçe bulut altımızda kaldı, bulutsuz güneşli bir havada güzel bir manzara eşliğinde Kurbağa Kaya istasyonuna geldik. Hemen Migros'a girdik. 4 adet 1,5 litrelik su ve 2 taze ekmek aldık. Çantamızda ayrıca bir paket lavaşımız ve uzun ömürlü sarı buğdaylı tava ekmeğimiz de vardı. Ayrıca bir 10 adetlik ve bir de 6 adetlik yumurta aldık. Aldıklarımızı çantalarımıza yerleştirdik.

Sırtımızda çantalar Bakacak/Softaboğan tarafına yürümeye başladık. Araç yolu tamamen karla kaplıydı ve neredeyse buz tutmuştu, yürürken kayıp düşmemek için çok dikkatli olmamız gerekiyordu. Arabadan çok vızır vızır onlarca kar motoru geçiyordu sağımızdan solumuzdan hızla. Birinden kaçmaya çalışırken buza bastım ve korktuğum başıma geldi. Sırtımda yaklaşık 25 kg'lık (su eklenince) ağırlıkla çömleğin üzerine düştüm. Düşerken gayri ihtiyarı sol elimle yere tutunmaya çalıştım ama bileğim burkuldu biraz. Neyse ki çok kötü olmadı. Ona bastığın yere dikkat et düşme derken benim düşmüş olmam çok hoşuna gittiğinden kızım ellerini karnına bastıra bastıra gülmekten o da yere çökmek zorunda kaldı. Sonra ikimiz de kaplumbağa gibi çömelerek iki ayak üzerine kalkmaya çalıştık. Lanet olası motorcular!

Yaklaşık 1 km ilerledikten sonra Çocuk Parkının oraya geldik. Kar küreme makineleri yolu ancak buraya kadar açmış, oradan sonrasına dört tekerlekli araçlar geçemiyordu. Gelgelelim onlarca kar motoru birbiriyle yarış yapıyordu. Yoldan çıkıp sağ tarafa, motorların karı sertleştirdiği patikalardan aşağı, akarsu tarafına doğru indik. Kamp yeri araya araya devam ettik. Meret motorların girmediği hiçbir yer yoktu. Belki sessiz sakin bir yer buluruz diye akarsu boyunca Softaboğan'a doğru devam ettik bir süre. Zaman zaman derin kar yüzünden ilerlemek çok güç oldu, bata çıka yürüdük ama çok yorulduk. Bu rakımda insan çok çabuk yoruluyor. Saat 13:00 civarı ufak bir düzlükte bir şeyler de yemek için fazla dağılmadan oturduk. Hava oldukça sıcaktı. Montlarımızı çıkarmıştık yürürken. Gazlı ocağımızda su ısıtıp kahve yaptık, tavada 2'şer yumurta kırıp afiyetle yedik ama, yine onlarca kar motorcu bize "Hellooo" diye canhıraş bağırarak yanımızdan karları püskürte püskürte, egzozlarındaki zehiri üstümüze ata ata geçip gitti. Sinirimizi bozmamaya çalıştık. Etrafı dolaştık yine biraz, maalesef kamp için uygun bir yer bulamadık. Kar motorlarının ulaşamadığı, ağaçlar içinde bir yer olsun istiyorduk.

Araç yoluna çıkmaya karar verdik. Yolda yürümek, kar nispeten sertleştiği için daha kolay oluyordu. Yola gebererek çıktık. Çocuk Parkının oradan da yaklaşık 1 km uzaklaşmıştık ancak maalesef kar motorları sanırım Bakacak'a kadar sağ tarafı tamamen talan ettiğinden o tarafta kamp yapılamayacağına karar verdik ve sol tarafta bir yer bulmak için gözlerimizi dört açtık. Çok yorulduğumuzdan ve saat de ilerlediğinden artık bir yer bulmanın zamanı gelmişti. Ayı, kurt, tilki ve çakal siluetlerinin bulunduğu ve dikkatli olunmasının gerekli olduğunu gösteren tabeladan sola, orman içine doğru girmeye karar verdik. Orman içine yaklaşık 100 metre girdik. Ağaçların üzerindeki karlar eridiğinden, neredeyse yağmur gibi üstümüze su damlıyordu. Bulduğumuz düzlükte çantaları attık omuzlardan, daha dinlenmeden hemen tenteyi kurduk ıslanmamak için. Altına da zemin matını koyduk.

IMG_20180218_114039 - KUCUK.jpg
(Fotoğraf son gün, çantaları toplamaya başlamadan hemen önce çekildi.)

Daha sonra yaktığımız ateş sonrası yaklaşık 30 santim yüksekliğinde kar üzerinde olduğumuzu anladık. Çantaları ve eşyalarımızı tentenin altına attık. Çadır için bir yer aramaya başladık. Eriyen karlar gece donabileceğinden ve buz olup üstümüze yağabileceğinden çadırı üzerinde dalların bulunmadığı açık bir yere kurmamız gerekiyordu. Tenteyi kurduğumuz noktanın yaklaşık 20 metre ilerisinde ağaçlar arasında tam çadır boyutlarında bir açıklık vardı. Çadırı oraya kurduk.

IMG_20180218_114121 - KUCUK.jpg
(Fotoğrafı çekerken tente ile çadır arasında bir noktadaydım. Fotoğraf Pazar günü, çadırı sökerken çekildi.)

Çadırı kurduğumuz yerdeki karın yüksekliği en az 1 metreydi. Temizlemek imkansızdı. O yüzden üstüne kurmayı kararlaştırdık. Biraz üzerinde yürüyüp sertleştirdikten sonra zemin matını serdik. Ama maalesef kar kazıkları tutmuyordu. Kazıkların üzerine kar koyup ezmeye çalıştık ama kar toz gibi olduğundan yapışmıyordu. Matı öyle çok sabitleyemeden bıraktık. Üzerine Çadırı kurduk. Kazıklar tutmadığından parakordla ağaçlara bağladık. İlerleyen zamanlarda altımızdaki kar sıcaklığımızla eriyip buza dönüştü ve gece matımızla çadır içinde kayak yaptık. Kar üstünde olmamıza rağmen zemin matı ve uyku matları oldukça işe yaradı. Gece titrememizin sebebi başkaydı (bkz. aşağısı).

IMG_20180218_114201 - KUCUK.jpg
(Fotoğraf: Çadırın bulunduğu yerden tente)

İlk gün çadırı da kurduktan sonra sıra ateş yakmaya geldi. Şöyle bir etrafı dolaştım. Zemin karla kaplıydı ve yağmur gibi yağan erimiş karlar ağaçları en ince noktasına kadar ıslatmıştı. Eğilmiş ama nispeten dik duran ölü ağaçlar gördüm. Dik olduklarından suyun içlerine nispeten daha az girmiş olması nedeniyle denemek için birini elimle kökünden söktüm. Ağaçların tümü Uludağ'a endemik bir Köknar (Göknar da deniyor) türü. Gövdeleri çok sık sivri dallarla kaplıydı ve çantalarla aralarından geçmek oldukça zor olmuştu. Söktüğüm ağacı tentenin yakınlarına getirirken bir ağacın sivri dalı elimi kesti. Normalde koyu ve akmaz olan kanım durmak bilmedi. Hemen pansuman yaptık ama ağacı kesip ateş yakmamız gerekiyordu. Yarayı sardıktan sonra baltayla ağacın kolayca dökülen ve son derece ıslak olan kabuklarını soydum ve dallarını budadım, testereyle kestim. Bahsetmiştim, bu rakımda insan çok çabuk yoruluyor. Bir kes, bir dinlen, bir kes bir dinlen. epey bir zaman aldı. Odunları balta veya bıçakla bölüp kuru kısımlarını açığa çıkarmam gerekiyordu ama hem altına destek yoktu, hem de elimden resmen kan fışkırıyordu. Bölmekten vaz geçtim.

IMG_20180218_114048 - KUCUK.jpg
(Fotoğraf: Odun atölyesi. Turuncu şey cankurtaranım testere)

O anda kafaya dank etti! Etrafta vahşi hayvanlar var ve kampın etrafı kana bulandı! Ateş yakma işini erteleyip yaraya daha iyi bir pansuman yaptıktan sonra kanın üzerine döküldüğü karları bir çöp poşetine doldurup 100 metre kadar ileriye, daha sonra yiyeceklerimizi de astığımız bir ağacın dibine koydum. Ama içime düşen kurt veya çakal veya tilki veya ayılar kampımıza da gelebilirdi kan kokusunu alınca. Tırstım ama belli etmemeye çalıştım. Hadi tek başıma olsam tamam da, kızım da yanımda ve onu korumam gerek.

(Devamı aşağıda)
 
Son düzenleme:
#2
Aklımda bu deli düşünceler varken hem ısınmak hem de vahşi hayvanlara karşı korunmak için ateşi hemen yakmaya karar verdim. Yanımda bol miktarda çıra, şu ufak yuvarlak mumlardan, vazelinli pamuk, vesaire vardı. Tentenin 2 metre kadar ilerisine kar üstüne bir sıra odun dizdim. Üstüne mum koyup yaktım, onun üstüne bir miktar çıra koydum, onun üstüne de ağaçların alt kısımlarından topladığım nispeten kuru, kolay kırılan dalları kızılderili çadırı gibi dizdim. Etrafına da daha kalın dallardan koydum. Amaç, ilk ateşi uzunca tutup ıslak dalların kuruyup ateş almasını sağlamaktı. İşe yaradı, daha ilk seferde ateşi yakmayı başardım. İlerleyen saatlerde altındaki kar eridi ve yaklaşık 30 cm derinliğinde olduğunu gördük. Ateş çukurumuzun çapı son gün yaklaşık 2 metreyi buldu.

IMG_20180218_114020 - KUCUK.jpg
(Fotoğraf: Ateş çukurumuz. Çaydanlıkta kardan su elde ediyoruz. Odunları ateşin yanında kurutup yakıyoruz. Kar kalınlığına dikiz.)

Bundan sonra daha fazla dik duran ölü ağaç bulup kesip biçmekle geçti zaman. Ateşi sürekli canlı tutmamız gerekiyordu. Bütün zamanım neredeyse odun kesmekle geçti desem yeri. Fotoğraf çekmek aklıma bile gelmedi. Ancak son gün birkaç tane çekebildim. Kestiğim odunları ateşin etrafına dizip kurutmaya çalıştık. İşe yaradı. Odunlar ıslak olduğu halde ateşle ilgili hiçbir sorun yaşamadık.

Bu arada kızım da yiyecek bir şeyler hazırladı. Sıcak kahve/çay biraz dinlenebildim. Ama aklım hala kandaydı. Kızım da aynı endişeye kapılmaya başlamıştı belli etmemiş olsam da.

Hava kararmadan yakın çevremizi gezdik. Mükemmel orman manzaraları vardı. Sessizlik diyemeyeceğim, çünkü gece saat 10:00'a kadar 100 metre kadar ilerimizdeki yoldan kar motorları vızır vızır geçmeye devam etti. Aslında kan sorununun söz konusu olduğu bir ortamda çok kızamadım. Zira motor sesleri yabani hayvanların yaklaşmamasını sağlıyordu. Ama artık geçmedikleri zaman ne olacağını bilmiyorduk.

İlk gün (Cuma) ateşin başında bir süre oturduktan sonra saat 09:30 gibi çadıra geçtik. Müthiş bir yorgunlukla uyku tulumlarına girdik. Ancak bir süre sonra kızım kendisini bir türlü ısıtamadığını, titremeye başladığını söyledi. Geçer belki deyip uyumaya çalıştık. Saat 11:30 gibi kızım hala titrediğini ve geçmediğini, hipotermi olabileceğini söyledi. Son derece rahatsız bir durumdaydı ve bu şekilde geceyi geçiremezdik. İçliği değiştirmiş olmasına ve hava da eksi derecelerde olsa da o kadar soğuk olmamasına rağmen başka bir sebep düşünemedik. Ocağı çadıra getirmiştim, hemen biraz su ısıtıp bir pet şişeye doldurdum, tulumun içine koyduk. Bir süre bekledik ama titremesinin geçmediğini söyledi. Saat gece yarısı 12:00 civarıydı ve oteller bölgesinden 2 km uzaktaydık. Jandarmayı aramayı düşündüm ama kızım "yürüyelim yürüyünce belki ısınırım" dedi. Google Maps yarım saatten fazla bir sürede yürünebileceğini söylüyordu. Yapacak bir şey yoktu, hemen giyindik ve yola çıkıp oteller bölgesine doğru yürümeye başladık. Telaşla yanıma bıçağımı da almamışım. Neyse ki bir hayvanla karşılaşmadık. Kafa fenerlerimizle yaklaşık 1 km yürüdükten sonra Çocuk Parkı'nın bulunduğu bölgeye geldik. Hiç kimse yoktu, biraz daha ilerledik. Karinna Orman Köşklerinin ışıklarını gördük. İlk evde balkonda mangal yapan bir çifte revir olup olmadığını sorduk. Bilmediklerini, biraz ileride resepsiyon olduğunu oraya sormamızı söyledi. Ayhan adındaki görevli de revir olmadığını ancak taksi çağırabileceğini, şu anda tam hatırlamıyorum ancak birinci oteller bölgesi mi yoksa ikinci oteller bölgesi mi nedir, orada 112 sıhhi imdat merkezinin olduğunu oraya gidebileceğimizi söyledi (numarayı yanlış hatırlıyor olabilirim). Taksiye binip acil merkezine gittik. Kapı kilitliydi ancak cama telefon numaralarını bırakmışlar, kilitliyse arayın yazmışlar. Aradım hemen açtılar. Doktor kızımın ateşine baktı, muayene etti, şikayetlerini dinledi. Hipotermi olmadığını, deniz seviyesinde yaşayanların bu rakımda (yaklaşık 1750 metre) bu tür rahatsızlıklar yaşayabileceğini, tansiyonun oynayabileceğini, titreme yapabileceğini söyledi. Neyse ki korkulacak bir şey yokmuş. Biraz rahatladım. Kızımın şikayetlerinden ayrıca soğuk algınlığı başlangıcı olabileceğini söyledi ve koruyucu bir ilaç koyduğu bir serum bağladı. 30 dakika kadar bekledik. Bu arada saat gece 01:00 civarıydı yanılmıyorsam. Serumun bitmesini beklerken iki genç de geldi acil merkezine. Paşam pişik olmuş, doktordan krem istedi. "Öyle bakmayın doktor, burada hava soğuk da olsa oldu mu oluyor işte" dedi. Onlar gittikten sonra bizim de serum bitti. Acil merkezi hiçbir şekilde para almıyormuş. Devlet babamız sağ olsun. Hemen yanında bir taksi durağı vardı, kamp alanımıza en yakın, yolun kapalı olduğu yere kadar götürdü bizi. İçimiz rahatlamış bir şekilde kamp alanımıza dönüyorduk. Yola yürüyerek devam ettik, ama birkaç adım attıktan sonra aklıma geldi. Rakımın vücumuzdaki olumsuz etkilerini, soğuk algınlığı başlangıcını, ilaç ve serum almış olmasına rağmen kızımın hala titrediğini ve kendisini rahatsız hissettiğini düşünerek acaba Karinna Orman Köşkleri'ndeki resepsiyonist Ayhan Bey'i bulup geceyi orada geçirip geçiremeyeceğimizi sormak aklıma geldi. Ayrıca kamptaki kan meselesi de hayvanları çekebileceği ve gece kampta kalmanın çok da güvenli olmayacağı aklıma geldi. Hemen geri dönüp resepsiyon kulübesine seyirttik. Ayhan Bey kulübede yoktu. Biraz ileride bir ateşin başında iki kişi gördük. Ayhan Bey'i sorduk. Onun gittiğini, neden kendisini aradığımızı sordu. Durumu anlattım, resepsiyon kulübesinin sıcak olduğunu, en azından sabah hava aydınlanana kadar kulübede oturup oturamayacağımızı sordum. Biraz düşünüp "Neden olmasın, kapı açık girin içeri," dedi. Çok sevindim, teşekkür edip girdik kulübeye. Yalnızca oturulabilecek koltuklar olduğundan kızım uzanamadı ama en azından sıcak bir yerdeydik. Bir süre sonra Ayhan Bey'den gece vardiyasını alan ve kalmamıza izin veren ulu şahıs bir arkadaşıyla birlikte geldi. Hep birlikte oturduk bir süre. Koltuklarda uyku ile uyanıklık arasında sabahı ettik. Teşekkür edip sabah hava aydınlandığında saat 08:00 civarı kamp alanına gitmek için yürümeye başladık. Bu arada çadırdan ayrılmadan önce kamp yerini Google Maps'te Park konumu olarak ayarlamıştım, bulamama gibi bir ihtimalimiz yoktu. Hatta hiç bakmadan da bulabildik yerini.

Biz yokken kamp alanını hayvanların dağıtmış olması ihtimali çok yüksekti. Kan kokusu mutlaka çekmiştir diye aramızda konuşuyorduk yürürken. Yiyeceklerimizi su geçirmez bir torbaya koyup bir ağaca asmıştık, şu kan bulaşmış karların olduğu çöp poşetinin dibindeki ağaca. Tentenin üstüne de sabaha kadar açık bıraktığımız kamp lambası yanıyordu, hayvanlara karşı bir çeşit koruma olsun diye. Kampa ulaştığımızda hiçbir şeyin dağılmadığını gördük. Her şey bıraktığımız gibiydi. Ayı falan gelmemişti, ancak kızım tentenin ve çadırın etrafında daha önce görmediği pati izleri gördü. İnceledik, gerçekten de belki bir köpeğinki kadar büyük izler vardı, tentenin arkasından ve çadırın önünden geçiyordu izler. Muhtemelen çakal izleriydi. Çünkü seslerini duymuştuk bir ara. Çakal ve tilkilerden ziyade, ayı ve kurttan korkarım. İlk sırada ayı ve kurt, ikinci sırada yaban domuzları, üçüncü sırada çakal ve tilki. Eğer o gece çadırda kalmış olsaydık veya acil merkezinden gecenin bir yarısı direkt kampa gelmiş olsaydık, büyük ihtimal izlerini gördüğümüz hayvanla karşılaşabilirdik ve paçalarımızdan birtakım maddeler dökülebilirdi diye konuşup gülüştük.

Her ne kadar çakal izleri görmüş olsak da kampın dağılmamış olduğunu görmek bizi çok rahatlattı. Kanlı kar torbası bile karıştırılmamış. Yemek torbamız sağ salim duruyordu.

Her açıdan müthiş rahatlamış bir şekilde ateşi yaktık, kahvaltıyı hazırladık. Dün yağan erimiş kar yağmuru yoktu bu sabah. Güneş ağaçların arasından bizi bulduğunda içimiz ısındı. Keyfimiz yerine geldi. Bu arada 1,5 litrelik 4 şişe su neredeyse daha ilk günden bitti. Ağaçların yapraklarındaki kar ve buzları çaydanlığa koyup erittik, kaynatıp soğuttuktan sonra pet şişelere koyduk. Rengi biraz idrar gibiydi ama olsundu. En nihayetinde kaynamış su. Yemek ve çay için suya ihtiyaç duyduğumuzda hep kar erittik. Cumartesi gününün tamamını ben odunluk ölü ağaç bulup kesmekle geçirdim desem yeri. O kadar da değil ama, epey bir zaman alıyor.

İnanın insan gün boyunca hiç durmuyor. Yapacak bir sürü iş oluyor ama gocunmak ne kelime, müthiş bir zevkle çalışıyor insan. Müthiş bir doğa içerisinde olmak gerçekten pozitif etki yaratıyor içinde insanın.

Cumartesi gününü odun hazırlamakla, hamakta keyif yapmakla, yemek yapıp yemek, sıcak bir şeyler içmekle ve yakın çevreyi gezmekle geçirdik. Köknar ağaçlarının yapraklarından çay yaptık, ama ağacın türünden olsa gerek, çam yaprağı gibi değildi. Resmen sıcak su içiyor gibi, hiçbir aroması yoktu. Yaprakları ezerek ve uzun uzun kaynatarak tekrar denedik, ama yine olmadı.

Hava kararmadan yine yiyeceklerimizi ağaca astık. Çadırın bulunduğu ufak açık alandan yıldızları seyrettik. Sonrasında sıcak bir şeyler içip tulumlarımıza girdik. Evet, çadırdaki ilk gecemiz. Dünkü maceradan sonra kamp alanında hiçbir sorun olmaması bizi rahatlatmış olduğundan yatarken içimizde hiçbir korku yoktu.

Ancak uyku tulumuna girdikten sonra ayaklarım hiç üşümemesine rağmen vücudumu bir türlü ısıtamadım. Aynı dün gece kızımın yaşadığı titreme bana da geldi. Ama artık ne olduğunu bildiğimizden umursamadım. O kadar yorgun olmama rağmen titreme insana çok pis bir his veriyor ve uyutmuyor. Bu gece bu şekilde geçmez diye düşünürken sabahın aydınlığıyla uyandım. Kızım da çok fazla rahatsız olmadan uyumuş.

(Devamı aşağıda)
 
Son düzenleme:
#3
Müthiş güzel bir ortamda kalbimiz pır pır ederek kalktık sabah. Ateşi yaktık, kahvaltı için kar suyu eriyip kaynayana kadar yakın çevrede keşif yaptık. İnanılmaz manzaralar vardı.

IMG_20180218_114317 - KUCUK.jpg
IMG_20180218_114338 - KUCUK.jpg

Kahvaltı sonrasında biraz etrafı dolaştık, hamak keyfi yaptık. Ardından yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Çadırı topladık, üzerindeki çiğ ve buzları temizledik. Eşyaları çantaya sokuşturmak için tente altına attık. Hiç gitmek istemiyorduk işin doğrusu. Bir hafta, hatta iki hafta ve hatta ve hatta hep kalabilirdik orada. İstemeye istemeye çantaları topladık. En ufak çöpümüzü dahi çöp poşetlerinde topladık. Kalan ekmekleri kuşlara attık. Toplanmak epey bir zaman aldı. Kamp alanından ancak saat 17:30 gibi ayrılabildik.

Kurbağa Kaya istasyonuna yaklaşık 45 dakika-1 saat yürümemiz gerekiyordu, o çantalarla ancak o kadar yürünebiliyor. Etrafı geze geze yürüdük. İnsanların attığı çöpleri toplayıp elimizdeki çöp poşetimize koyduk. Bir an önce istasyona gitmek istiyordum aslında, çünkü bir yerlerde teleferiğin hafta sonları çok kalabalık olduğunu ve kimilerinin 3 saat kadar beklediğini okumuştum. Ama o sömestr tatiliydi. Çok kalabalık olacağını sanmıyorduk ama olabilirdi de.

Netekim daha 300 metre öteden kuyruğu görebiliyorduk. Saat 18:20 civarıydı. Müthiş bir kalabalık ve ilerlemiyor! Otobüsümüz saat 21:30'da kalkacak ve biz daha istasyona ulaşmadık bile! Olay yerini yakından incelediğimizde kesin en az 3 saat hatta daha uzun bir süre beklememiz gerektiğini anlamıştık. Yandık yaktığımız çıralar gibi! İstasyonun hemen karşısında minibüsler gördük, ama hepsi doluydu ve çantalarımızla birlikte bizi kesinlikle almazlardı. Taksilere sorduk, belediye tarifesinin o noktadan otobüs terminaline 170,00 TL olduğunu söylediler, yuh! Ya 170,00 TL bayılacaktık ya da teleferiği bekleyecektik. Otobüsü kaçıracaktık ama olsun, 80,00 TL yeni bilet alacaktık, sorun yok. Ama o çantalarla 3 saat nasıl beklenir? Ben taksiyi kullanalım dedim, kızım itiraz etti, "O ne öyle 170,00 TL!"

Minibüslere geri döndük. Ufak bir sıra gibi birşey vardı. Ortalığa sordum bu minibüs kuyruğu mu diye. İçlerinden biri yok bu turist kafilesi dedi, onlar için özel bir minibüs gelecekmiş. Nereye gideceğimizi sordu, Terminal dedik. Tamam dedi, taburelerde oturursanız sizi de alırız, Teferrüç'e kadar götürürüz dedi 15,00 TL kişi başı! Nasıl sevindik, nasıl sevindik anlatamam! Hem sıra beklemiyoruz, hem de 30,00 TL'ye işi hallediyoruz. Dört ayak üzerine düşmek buna denir! Bu arada Çobankaya'dan Teferrüç'e dağ yolunda trafik İstanbul trafiğini aratmadı. Teferrüç'e ancak saat 20:20 gibi ulaşabildik. Bir taksiye binip yaklaşık yarım saatte Terminale ulaştık. Biraz bir şeyler yiyip otobüse geçelim dedik. Yemeği bitirip peronu bulana kadar son 5 dakika kala otobüsümüze bindik! Süper!

11:30 gibi Harem, 12:00 ev. Üstümüz başımız kesif bir is kokusu ama zafer bizim!

Müthiş güzel bir deneyimdi. Tekrarlamaya karar verdik.

Son!
 
Son düzenleme:
#6
abi hangi birine yorum yapayım şaşırdım. öncelikle geçmiş olsun. elinizin kesilmesine ve kızcağızın üşümesine üzüldüm.

uludağ'da bir kere ayı denk geldi. kasım veya aralık ayında, hafta içi tek başıma gidip sizin kamp kurduğunuz mevkide yılın ilk karı düşerken tek başıma kamp kurmuştum. hayvan geldi. çadırı kokladı. kafasını çadırın altına sokup çadırın havaya kaldırdı. bu arada çadırın içinde yuvarlandım. çok afedersin "ödüm bokuma karıştı" tencereye metal bir objeyle vurarak gitmesi için dua ettim. biraz çadırın etrafında turladı ve gitti.

jandarmayı aradım. dedim böyle böyle. gelin alın beni. bir şey olmaz dediler. bir saat kadar çadır içinde ses dinleyip uzaklaştığına kanaat getirince çadırı içindeki malzemelerle beraber bohça gibi yapıp sırtlanıp olay mahallinden tüydüm :) caminin içine girip uyudum (kapısı açık oluyor bilginiz olsun, ama sabah gelen cemaat hoş karşılar mı bilmem) sabah uyandığımda gelen giden olmadı.

üşüme olayı tulumdan kaynaklanmıyor. vücudu soğukken tuluma girmiş. yani vücut ısısı tulumun içindeki durağan havayı ısıtmaya yetmemiş. böylece ısınamamış. bir ihtimal kalın giyinerek de tuluma girmiş olabilir.

en doğrusu ısınacak kadar hareket edip, vücut soğumadan, soyunarak tuluma içlikle girmek. tam yatarken sıcak bir şeyler içmek de oldukça işe yarıyor. tulumun içinde, üstümde kalın bir şey olduğunda ben de üşüyorum. tulumun içinde bir boşluk olmalı ki sıcak durağan hava oluşup kişiyi ısıtsın. yani kalın kıyafetle tuluma girince kıyafetin kendisi soğuk, bir de vücut ısısını tulumun içine yansıtmayı önlüyor.

keşke kamp bittiğinde kullanmadığınız malzeme ve tüketmediğiniz gıdaları not etseydiniz. bir sonraki kış kampında aynı malzeme ve gıdaları boşuna taşımaz, daha hafif kamp yükü yaparsınız. çadırınız konforlu olsa gerek, ancak 4 kilo oldukça ağır. zaman içinde daha hafif malzemelerle değiştirirsiniz.

yaşadığınız bu tecrübeye dayanarak, bir sonraki kış kampında nasıl hareket edersiniz? özellikle 35 kilo kamp yükü ile alakalı ne yapmayı planlıyorsunuz. sormaktaki amacım, bunu bir yazıya çevirip sitede yayınlayabilir miyiz onu anlamaya çalışıyorum.
 
#7
Teşekkür ederim. Elimin kesilmesi bir şey değil, kanın yabani hayvanları çekme olasılığı beni çok tedirgin etti.

Ayı ile karşılaşmanızı bir yazınızda okumuştum. İyi kurtarmışsınız. Ayı geldiğinde yiyecekleriniz çadırda mıydı, yani onu çekebilecek koku yayan herhangi bir şey var mıydı?

Uyku tulumlarına girmeden önce sıcak bir şeyler içtik her iki gün de, yazıda ikinci gün için bundan bahsetmiştim ama ilk gün de öyle yapmıştık. Ayrıca sadece içliklerle girdik tuluma. Yani biliyorduk tuluma kat kat girilmemesi gerektiğini. Hatta çıplak girenleri bile okudum. Girmeden önce öyle çok hareket etmedik, kültür-fizik falan yapmadık ama, yazıda da bahsettiğim ve doktorun da söylediği gibi, deniz seviyesinde yaşayanların yüksek irtifada bu tür rahatsızlıklar yaşaması son derece sık görülen bir durummuş, özellikle kanı az olan kişilerde ve bizim kanımız da doğuştan az, bunu babamdan biliyorum, kansızlık tedavisi görüyor. Bir süre sonra alışılıyormuş ancak biz alışmak için yeterli süre kalmadık tabii. Ayrıca sağlık merkezinin duvarına, sanırım sık sık aynı şikayetlerle başvuranlar için, bu durumu açıklayan çerçeveli bir yazı bile asmışlar. Keşke fotoğrafını çekseydim. Telaşla insanın aklına gelmiyor. İkinci gece her ne kadar titresem de, gözümü açtığımda sabah aydınlığına kalktım. İyi uyumuşum yani. Kızım da üşümemiş.

Çantalarımızın ağırlığı, yazıda da bahsettiğim gibi kendi ağırlıklarımızın 1/4'ü kadardı. Yabancı kaynaklarda 1/3'üne kadar yolu olduğunu okumuştum. Likya yolunun yarısını 20 kilonun üzerinde ağır çantayla yürüyenleri biliyorum.

Yanımıza aldığımız (teknik) malzemelerin tümünü kullandık ve işe yaradığına, olmazsa işlerin biraz da olsa zorlaşabileceğine kanaat getirdim. En ağır kalem çadırdı (4 kg). Çadırımız iki kapılı ve biri daha büyük olmak üzere her iki tarafta da malzeme koyma yerleri (vestibule) mevcuttu. Çadırın boyu 4 metreyi biraz aşıyordu. 3 kişilik ama zorlasanız 4 kişi bile yatabilir. Eşim de bizimle gelebilir diye 3 kişilik almıştık.

Kar üzerinde olduğumuz ve çadırın vestibule'lerinin altı açık olduğundan, Decathlon'dan aldığımız sızdırmaz çadır matı serdik. Kar yüzünden yere çok sabitleyemedik ama, hem zemindeki karın etkisini azalttı, hem de çantalarımızı kardan korudu. Tente altında da daha küçük bir çadır matı kullandık. Bu matlar da oldukça ağırdı, ama olmasalardı kar üzerinde büyük ihtimal çok ıslanırdık.

Diğer ağırlık yapan malzemelerden biri de baltaydı (900 gram). Belki daha küçük, daha hafif bir balta olabilir. Ancak balta da ne kadar büyük ve ağırsa o kadar iyi iş görür. Baltamdan memnunum işin doğrusu. Her ne kadar kolay da dökülseler, ölü ağaçların sırılsıklam kabuklarını ve dallarını temizlemekte çok iyi iş çıkardı. Zira kış ortamında odun elde etmek önemli. Gerçi testere bu bağlamda daha çok işime yaradı, ama bilemezsiniz. Odunları bölüp orta kısımlarındaki kuru yerlere ulaşmak için de yararlanabilirdim. Ama yanıma aldığım çıralar ilk ateşi uzun tutup ıslak odun yüzeylerini kurutmada yardımcı oldu. Aksi halde bölmem gerekebilirdi.

Kış kampı olduğundan ve kaz tüyü uyku tulumu almak cebe çok fazla ağırlık yapacağından, sırtıma ağırlık yapsın diyerek belirttiğim uyku tulumlarından aldık. Bunlar da oldukça ağırdı.

Bir diğer ağır diyebileceğim ve gereksiz olduğunu düşünebileceğim, yerine daha hafif bir alternatif olabilecek Nurgaz küçük ateş üstü ayaklı ızgaraydı. Bunu yanımda getirmemin sebebi, ateş üstünde yemek yapacaksak, tencere, tava ve çaydanlığı aynı anda düz bir satıh üzerinde kullanabilmekti. Aslına bakarsan bu açıdan oldukça iyi iş gördü. Sürekli kullandık. Ama dediğim gibi belki daha hafif bir alternatif olabilir.

EDIT: Yanımızda 2 adet hamak vardı. Bunlar kendi keyfimiz içindi. Olmasa olmayabilirdi. Ağırlık endişemiz olsaydı belki birini alırdık ya da hiç almayabilirdik.

Aslında asıl ağırlık yapan, yazıda ıvır zıvır diye bahsettiğim şeylerdi. Bu ıvır zıvır arasında 20.000 mAh'lık oldukça ağır bir PowerBank, bir tripod, bir kamera, kafa fenerleri ve kamp feneri için yedek piller, okumaya fırsat bulamadığım kalınca bir kitap (kızımın da yanında kitaplar vardı), yedek karabinalar, denemeler/deneyler yapmak için yanıma aldığım diğer birtakım ıvır zıvır bulunuyordu. Hoş, birçoğunu kullanamadım. Kameranın yedek pili yoktu, PowerBank'ten şarj ederim diye düşünürken kablosunu almayı unutmuşum. O yüzden fotoğraf/video çekmek de gelmedi içimden.

Yedek pillerden bir tek tüm gece açık bıraktığımız kamp lambasının 4 adet AA pillerini değiştirmek için kullandım. Kafa fenerleri için 3'er adet AAA kalem pilleri değiştirmeye ihtiyaç duymadık.

Yanımıza aldığımız yiyeceklerin birçoğunu kullandık. Ancak 2 paket makarnadan yalnızca birini kullandık. 4 paket çorbadan 2'sini kullandık. Yanılmıyorsam 4'er porsiyon olduklarından, her kullanışımızda yarısını kullandık. Gerçi bunlar çok ağır kalemler değildi. Ekmeklerden yalnızca 4 büyükçe dilim kalmıştı, onu da kuşlara attık dönüşte. Yumurtalar çok diyebilirsiniz. Ama hiç kalmadı. Zira kızım eski yüzücülerden olduğu için, bir oturuşta yağda pişmiş 4 yumurtayı gömme kapasitesine sahip! :) Keza ben de öyle.

50ml'lik ayçiçek yağı ile 25ml'lik zeytinyağı arttı. Ayçiçek yağının yarısı artarken, zeytinyağını hiç kullanmadık diyebilirim. Bir de tereyağ büyük boydu, küçük boy yeterliymiş. Yarısı kaldı. Zeytinlerin tamamını tükettik. Krem peynir arttı.

Çantaların ağırlığı bence normaldi. Yorulmamızın sebebi irtifanın alışık olmadığımız derecede yüksekçe olması, Softaboğan yakasının eğimli olması ve birçok yerde kara bata çıka ilerlemek zorunda kalmamızdı. Düz yol olsa sorun teşkil etmezdi. Ayrıca hiking için değil, kamp için yola çıkmıştık. Hiking olsa çantaların ağırlığının yarısı olmasına dikkat ederdik.

Kış kampının olumsuzluğu, diğer mevsimlere kıyasla malzemelerin daha ağır olmasına sebep olması. Yapacak pek bir şey olmadığını düşünüyorum.

EDIT - "Yaşadığınız bu tecrübeye dayanarak, bir sonraki kış kampında nasıl hareket edersiniz?": Bu soruyu atlamışım. Bir sonraki kış kampı için aslına bakarsan taşıdığımız yük, yanımıza aldığımız malzemeler, yiyecekler konusunda "keşke almasaydım" dediğim bir şey yok gibi. Belki yukarıda da belirttiğim gibi bazı ağır malzemeleri daha hafifleriyle değiştirebilirim. Bence çantaların ağırlığı kulağa geldiği kadar abartılı değildi bu mevsim için. Biraz keyfe yönelik malzemeler de vardı, onları çıkartabiliriz. Kitap okumak için zaman kalmadı, o yüzden onu çıkartabiliriz. Deneme/deney malzemeleri, isteğe bağlı. Kamera ve aksamları yine isteğe bağlı, hoş ben kullanamadım kablo olmadığından. PowerBank 2 telefon ve olsaydı kamera için anca yetebilirdi. Eleyebileceğim pek bir şey yok gibi. Ancak belki 2 kg daha hafifletebilirdik. Şunu da belirtmem gerek: yanımıza aldığımız 4 x 1,5 litrelik su neredeyse daha ilk günden bitti. Kış kampı ama, etrafta kar da olmayabilirdi. Kar eriterek su ihtiyacımızı karşıladık çoğu zaman. Daha fazla su almak icap edebilir. Bu da büyük ağırlık demek.
Sonuç; Yukarıda belirttiğim şeyler hariç, bir dahaki sefere de bu malzemelerin büyük bir çoğunluğunu yanıma alırdım. Yaralanmamak için daha dikkatli olurdum ama oldu mu oluyor işte doktor! O kadar araştırma yapmama rağmen, kamp noktasının önceden belirlenmesi son derece güç; kamp yeri ararken mevcut koşulları içinde bulunduğunuz zaman değerlendirebiliyorsunuz. Kar motorlarının vızır vızır ortalığı talan etmesi ilk planlarımızı bozduğundan, daha fazla yürümek ve çaba sarf etmek zorunda kaldık.

Aklıma gelenler bunlar. Daha fazlası gelirse ekleme yaparım. Ya da siz sorabilirsiniz.

Tekrar teşekkür ederim. Görüşmek üzere.
 
Son düzenleme:
#8
nefes kesici bir macera yaşamışsınız. üşüme olayı maalesef kış kamplarının ayrılmaz bir parçası. kalın kaz tüyü montum var size de öneririm. bir de yelek şeklinde kaz tüyü var. o da insanın içini sıcak tutmasına yarıyor. bir de son naçizane tavsiyem tnf ve keen'in kar botları var. içlerinde thinsulate dolgu bulunuyor. bir de tabanları keçeden mamul. çok ciddi fark ettiriyor. yani kaz tüyü + sağlam bot + sağlam eldiven bir de kaliteli bir balaklava ile o soğuklar çekilir hale geliyor.
 
#9
son üç yıldır uludağ araplarca sıkça ziyaret edilen yerlerin başında. ekonomik açıdan elbette güzel bi durum fakat oturup kalkmasını hiç bilmiyorlar. insan içinde nasıl davranılır, başkası rahatsız olur mu bu gibi şeyler umurlarında değil. yazın da 4 tekerlekli atv midir nedir onlarla vızır vızır geziyorlar. cidden uludağda kafa dinlemek sorun haline geldi.

bunlardan uzak köşeler de var. mesela uludağ göller, volframın yukarısı.. kuşaklıkaya taraflarına henüz gelemiyorlar.
 
#10
nefes kesici bir macera yaşamışsınız. üşüme olayı maalesef kış kamplarının ayrılmaz bir parçası. kalın kaz tüyü montum var size de öneririm. bir de yelek şeklinde kaz tüyü var. o da insanın içini sıcak tutmasına yarıyor. bir de son naçizane tavsiyem tnf ve keen'in kar botları var. içlerinde thinsulate dolgu bulunuyor. bir de tabanları keçeden mamul. çok ciddi fark ettiriyor. yani kaz tüyü + sağlam bot + sağlam eldiven bir de kaliteli bir balaklava ile o soğuklar çekilir hale geliyor.
Aslında pek üşümedik. Gündüz sıcaklık + derecelerdeydi. Gece eksilere indi ancak -5'lere ulaşmadı sanırım. Sabaha karşı ne olmuştur bilmiyorum. Gece titrememizin sebebi, deniz seviyesinde yaşadığımızdan bize göre yüksek olan irtifaymış. Titreme de tulumlara ilk girdiğimizde vardı, sonrasında sabaha kadar hiç uyanmadan uyumuşuz. Tavsiyeler için teşekkürler. Kızım aynı kürk gibi, nasıl elde edildikleri konusunda bilgi vermiş olsam da kaz tüyü kullanılmış giysi ve uyku tulumlarına son derece karşı. Eldivenlerimiz olmasına rağmen ben hiç kullanmadım. Bir tek ateşi idame ettirirken
ve ateş üstünde yemek yaparken sıcağa dayanıklı iş eldivenleri kullandım (yanan odunları ve sıcak ayaklı ızgarayı elle tutup düzenlemekte çok işe yaradılar. Bir de elim kesildikten sonra odun keserken - keşke elim kesilmeden önce de kullansaymışım). Botlarımız kar ve buz için uygundu. Ayaklarımızın üşümesi ile ilgili pek bir sorun yaşamadık.

Tavsiyeler için teşekkür ederim.
 
#11
son üç yıldır uludağ araplarca sıkça ziyaret edilen yerlerin başında. ekonomik açıdan elbette güzel bi durum fakat oturup kalkmasını hiç bilmiyorlar. insan içinde nasıl davranılır, başkası rahatsız olur mu bu gibi şeyler umurlarında değil. yazın da 4 tekerlekli atv midir nedir onlarla vızır vızır geziyorlar. cidden uludağda kafa dinlemek sorun haline geldi.

bunlardan uzak köşeler de var. mesela uludağ göller, volframın yukarısı.. kuşaklıkaya taraflarına henüz gelemiyorlar.
Maalesef özellikle Arap turistler bu dünyada sanki yalnızca kendileri yaşıyorlarmış gibi davranıyorlar. Kar motoruyla giderken bir elleriyle selfie çubuklarını tutup selfie çekiyorlar, önlerine bile bakmıyorlar. Birinden kaçarken de düştüm zaten.

Uludağ'ın birçok yerini bilmiyorum. Volfram madeni gibi bahsettiğiniz bazı yerlerde ağaç olmadığından değerlendirmeye almadık. Aldığımız tavsiyeler ışığında yavaş yavaş keşfedeceğiz.

Şimdi yine İstanbul'a yakın, insanlardan uzak olabileceğimiz bir yer arayışındayız.

Tavsiyeler için teşekkürler, değerlendireceğiz.
 
#12
yalova delmece yaylası, karlık yaylası da kafa dinlemelik yerlerdir. kocaeli kartepe de kolaylıkla ulaşabileceğiniz yerler arasında.

bir de herkesin "kafa dinleme anlayışı" farklı. dediğiniz gibi en güzeli kendiniz keşfedin.

he bir de kırklareli tarafında, karadeniz kıyısında korsan koyu varmış. fotoğraflar çok güzel ama hiç gitmedim.
 
#13
yalova delmece yaylası, karlık yaylası da kafa dinlemelik yerlerdir. kocaeli kartepe de kolaylıkla ulaşabileceğiniz yerler arasında.

bir de herkesin "kafa dinleme anlayışı" farklı. dediğiniz gibi en güzeli kendiniz keşfedin.

he bir de kırklareli tarafında, karadeniz kıyısında korsan koyu varmış. fotoğraflar çok güzel ama hiç gitmedim.
Tavsiyeler için çok teşekkürler. Korsan Koyu'nu hiç duymamıştım, güzel bir yere benziyor. Önümüzdeki yaz için değerlendirebilirim.
Diğer tavsiye ettiğiniz yerleri de önümüzdeki bahar ve yaz aylarında programa alacağım. Tekrar teşekkürler, görüşmek üzere.